Yaşam Üzerine

Yaşam Üzerine

Sadece yaşam üzerine düşünceler...

Her şey bu dünyaya gözlerimizi açtığımız o ilk an, aldığımız o ilk nefesle başlar aslında. Burnumuzdan içeri süzülen o yabancı hava, boğazımızı ve ciğerlerimizi ilk kez yakıp geçer. Daha ne olduğunu bile anlamadan ağlamaya başlarız. Sanki hayat, daha yolun en başında bize "Bak, burası öyle sandığın kadar kolay bir yer olmayacak" der gibidir. O ilk ağlayışlarımızın arkasından kulağımıza fısıldanan masum sevgi sözcükleri, bizi sakinleştirmeye çalışan ninniler gelir... Aslında hayata karşı ileride nasıl bir duruş sergileyeceğimiz, daha o ilk adımı atarken takındığımız tavırda gizlidir belki de. Dikkatli bakarsanız görürsünüz; kimi çocuk o adımları büyük bir gururla, cesurca atar. Kimisi yaptığı şeyin büyüklüğünü fark edip takdir edildikçe utanır, yanakları kızarır. Kimisi de düpedüz korkar; ayağını boşluğa uzatıp vücudunu dengede tutamama düşüncesi onu tedirgin eder. Ama ne olursa olsun, o adım bir şekilde atılır. İşte o ilk sarsak, o ürkek adım; ömür boyu sürecek olan o upuzun ve büyük yürüyüşün habersizce başlayan ilk provasıdır.

Sonra bebeklik günleri geride kalır, o hep özlemle hatırladığımız oyun zamanlarına geçeriz. Duyguları ilk kez orada, o tozlu oyun alanlarında tanırız. En sevdiğimiz oyuncak, yanımızdan bir an bile ayırmak istemediğimiz o güvenli sığınaktır artık. En sevmediğimiz yemek önümüze geldiğinde yüzümüzü ekşitir, bizi tiksindiren şeylerden kaçmayı öğreniriz. Derken, en sevdiğimiz arkadaşımızın gidip bir başkasıyla oynadığını görürüz; işte o an içimize düşen o sızı bize kıskançlığı öğretir. Bazen de sadece sinirleniriz. İçimizden bir ses der ki: "Ben dururken neden o?" İnsan, kendisini başkalarından üstün görmemeyi, dünyanın kendi etrafında dönmediğini tam da bu yaşlarda, büyürken öğrenir. Tabii bir de o masum çocukluk aşkları vardır ki, bence yeryüzündeki en temiz, en hesapsız duygudur. Karşılık beklemeden, yalan bulaştırmadan, sadece varlığıyla mutlu hissettiğin o masum kalpler... O günlerde birbirine verilen ufacık, alelade bir kağıt parçası dünyanın en değerli hazinesine dönüşüverir. O kağıdın üzerine aceleyle, titreyen ellerle çizilen yamuk bir kalp figürü, büyüdüğümüzde duyacağımız dünyanın en ağır, en süslü yeminlerinden çok daha gerçek gelir insana. Çocukken utanmak nedir bilmezsin; tutarsın elinden, nereye istiyorsan oraya koşarsın onunla. Aynı o çok sevdiğimiz aşk masallarının bizi alıp hayal dünyamızın uçsuz bucaksız diyarlarına uçurup götürdüğü gibi...

Masallar demişken... Aslında düşününce, çocukluğumuza söylenmiş en büyük, en organize yalanlardır masallar. Çünkü gerçek hayatta hiç kimse sonsuza dek sadece mutlu yaşayamaz; herkes o kitaplarda anlatılan gerçek aşkı kolayca tadamaz. Mutluluk dediğimiz şey, insanın içini açan, onu hayata bağlayan ve en iyi hissettiren duygu olsa da aslında tek başına bir hiçtir. Yaşanılan o zorluklar, geceyi sabaha bağlayan o büyük tartışmalar, kırgınlıklar olmadan mutluluğun ne anlamı kalır ki? O zaman ne mutluluğun bir değeri kalırdı ne de insanın içinde bir yerlerde her şeye rağmen parıldayan o ufak umut ışığının.

Yaşam da tam olarak bu tezatlıktan ibaret değil midir zaten? Doğduğumuz gün doktorların dinlediği kalp atışlarımız gibidir hayat. Hızlı, inişli çıkışlı, ritmi sürekli değişen ama yine de kendi içinde kusursuz bir düzeni olan o çizgiler gibi... İşte bu inişlerin ve çıkışların sonunda ruhumuza kattığımız her duygu, her yara izi değerlidir; ve bu kazanç sadece mutluluktan ibaret değildir. Masallardaki o "gerçek aşk" ise, varlığından her zaman şüphe duyduğum, gökkuşağının altında bizi beklediği söylenen o gizemli dilek cücesi gibidir bence. Varlığını herkes bilir, herkes ondan bahseder ama aslında kimse görmemiştir onu. Küçükken bazılarımız, sırf bir gün yürüyüp o gökkuşağının altına ulaşma ve o cüceyi bulma umuduyla bir an önce büyümek ister hatta. Oysa zaman geçtikçe, büyüdükçe fark edersiniz; gökkuşağı yavaşça silinir, o renkli hayaller solar ve dilek cücesi de sadece karanlık bir gölgeye dönüşür.

İnsan büyüdükçe, o çocuksu ve masum umutlarının yerini yavaş yavaş hırsları almaya başlar. Yaşam, duyguları keşfettiğimiz o tatlı okul yıllarından çıkıp, artık herkesin birbirini ezmeye çalıştığı vahşi bir savaş alanına dönüşür o noktada. Oyun parklarında masumca koşturan o çocuklardan geriye pek bir şey kalmamıştır artık. Görürsün ki kimse sonsuza dek iyi kalmıyor ya da kötüler masallardaki gibi her zaman kaybetmiyor. Masalların o acımasız gerçek dışılığı, tam da bu büyüme evresinde tokat gibi çarpar yüzümüze. Sorsanız herkes çabalıyor, herkesin kendince uykusuz kaldığı geceleri var. Ama günün sonunda kimisi bu savaştan sadece sessiz bir deneyim kazanarak kırgın ayrılıyor; kimisi ise çıktığı bu güç savaşında düşmanını tam da en zayıf noktasından vurup, arkasına bile bakmadan geçiyor ve zirveye oturuyor. Zirveye giden o ışıltılı yol, ironik bir şekilde bazen kendi masumiyetimizi ayaklar altına alıp çiğnediğimiz o karanlık yoldan geçiyor çünkü.

Bu savaş meydanının tam ortasında doğmaya çalışan en ufak bir masumiyet kırıntısı ise daha nefes alamadan çoktan ölüyor. Onun yerine içimizde yeni bir umut doğsa bile, gözünü hırs bürümüş bir canavarla aynı diyarda yaşamak, masumiyet için kendi eliyle verilmiş bir ölüm fermanı değil midir zaten? Yoksa tüm bunlar bir yana... Bir gün o kaçtığımız, nefret ettiğimiz canavara dönüşecek olma korkusu mudur, daha masum bir bebekken içimize çektiğimiz o ilk nefeste ciğerimizi yakan? Belki de o ilk gün hissettiğimiz yangın, içimizdeki masumiyetin günün birinde küle dönüşüp yok olup gitmeden önce, hayata karşı verdiği o ilk ve son büyük direnişidir.

 

;sud

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.