Sanat ve Seçimler Üzerine
Sanat bir seçimler silsilesiydi.
Sanat ve seçimler üzerine;
Her şey düzenli, yerli yerindeydi. Atölyenin köşesinde duran
eski ahşap şövale tüm heybetiyle yükseliyordu. Üzerindeki gergin, beyaz tuval,
masada duran fırçanın boyalarla birlikte üzerinde dans etmesini bekliyordu.
Odanın sessizliğinde sadece pencerelerden süzülen batmakta olan güneşin, havada
asılı kalan toz zerreleriyle oynadığı o sessiz oyun görünüyordu. Havada tinerin
ve geçmişte yarım kalmış tuvallerden yükselen hikayelerin o tanıdık, ağır
kokusu vardı. Ancak bu tanıdıklığa rağmen, şövalenin üzerindeki o bembeyaz
yüzey her zamankinden daha yabancıydı.
Her şey sisliydi, belirsizdi. Beyaz bir tuval, sadece boş
bir bez parçası değildi; o, henüz verilmemiş binlerce kararın, atılmamış
yüzlerce çığlığın sessiz toplamıydı. Hangi boya kullanılacaktı? Fırça, o
pürüzsüz dokunun üzerine sertçe bir darbe mi indirecekti? Yoksa sadece bir
nokta koyulup, sessiz bir kabullenişle her şey öylece bırakılacak mıydı? Sanat
eseri dediğimiz şey, tüm renklerin birbiriyle savaştığı renkli bir karnaval mı
olmak zorundaydı, yoksa tek bir rengin, mesela grinin ya da kırmızının tuvalde dans
edişi, insanın içindeki bütün o karmaşık duyguları anlatmaya yeterli miydi?
Sorular birbiri ardına diziliyor, ama hiçbiri beyaz boşluğu doldurmaya cesaret
edemiyordu.
Genç ressam kapıyı yavaşça aralayıp odaya girdiğinde adımları
kararsız ama ritmikti. Gidip şövalenin önüne, her gün oturduğu o ahşap tabureye
yerleşti. Gözleri bir süre beyaz yüzeyde, sanki orada bir yapılacaklar listesi varmış
gibi gezindi. Derin bir iç çekti; dışarıdaki dünyanın tüm gürültüsünü o küçük
atölyenin dışında bırakmak istiyor gibiydi ama zihnindeki o yoğun sis bulutunu
bir türlü dağıtamıyordu. Evet, az önce sorduğumuz bütün sorular tam şu an onun
da beyninde, en ücra köşelerde yankılanıyordu.
Ahşap saplı fırçaya uzandı. Parmak uçlarıyla fırçanın sert
ama esnek, yumuşak kıllarına dokundu. Onu masanın kenarında duran, içi su dolu
cam bardağa batırdı. Suyun içinde fırçanın kılları dalgalanırken çıkan o hafif,
usulca hışırtı, odadaki sessizlik duvarında açılan ilk çatlaktı. Temiz su,
fırçanın üzerindeki görünmez tozlarla buluşup hafifçe bulandı. Korkunun bir
anlamı yoktu; başlamadan, o ilk adımı atmadan yolun nereye çıkacağını bilemezdi
ya insan.
Sudan çıkardığı ıslak fırça, paletin üzerindeki renkler arasında kararsız bir şekilde oyalandı. Sarı, kırmızı, mavi… Her bir renk, kendi
hikayesini anlatmak için sabırsızlanan sessiz birer kelime gibiydi. Ressam
fırçanın ucunu yeşil boyaya yaklaştırdı. Belki de doğanın o sakinleştirici
tonuna sığınmak istemişti. Bir doğa manzarasında karar kılmış gibiydi;
toprağın, yaprağın ve gölgenin birleştiği o tanıdık hislerle devam etti.
Fırçanın ucu boyayla ağırlaşıp tuvale yanaştı. Ve nihayet, o
ilk temas gerçekleşti. Fırça tuvalde yumuşak bir kavisle hareket etmeye
başladığı an, sanki odadaki o ağır sis bulutu aniden dağıldı. Her şey bir anda
netleşti. Tuvalin üzerindeki o ilk yeşil iz, zihindeki ilk büyük kördüğümü
çözmüştü. Yaptığı o tek bir küçük seçim, arkasından gelecek olan yüzlerce
diğer seçime birer birer kapı açmıştı. Bir çizgi bir gölgeyi doğurmuş, o
gölge bir ışık hüzmesine izin vermiş, ışık ise derinlik katmıştı resme.
Sanat, aslında tam olarak buydu: Sonsuz ihtimaller arasından
tek bir yolu seçip, diğer tüm yollardan vazgeçebilme cesaretiydi. Sanat bir
seçimler silsilesiydi. Ve hayat da tıpkı o tuval gibi, sadece o ilk fırça
darbesini vuracak cesareti bulduğumuzda anlam kazanmaya başlıyordu.
sud;
0 Yorum